RUHUNUZA & RUHUMUZA SAĞLIK…

Sevgili okuyucularım sizlerden uzunca bir süre ayrı kaldık ancak artık sık sık birlikte olacağız. Bu yazımda, “Dünya Ruh Sağlığı Günü” nedeniyle dünyada ve ülkemizdeki ruh sağlığı konularına değinmek istedim.

Paylaş:
  • Google'da Paylaş
  • Facebook'da Paylaş
  • Twitter'da Paylaş

RUHUMUZA SAĞLIK…

Sevgili okuyucularım sizlerden uzunca bir süre ayrı kaldık ancak artık sık sık birlikte olacağız. Bu yazımda, bugün “Dünya Ruh Sağlığı Günü” olması nedeniyle dünyada ve ülkemizdeki ruh sağlığı meselelerine değinmek istedim.

Yazımı spontane (kendiliğinden) bir şekilde yazdığım için meseleye hangi penceresinden bakacağıma zihnim, ellerim ve klavyem karar verecek. Haydi başlayalım.

Öncelikle ülkemizde ve pek tabii ki dünyada ruh sağlığı alanında çalışmış, çalışan her kademedeki ilgili devlet birimlerinin, oluşumların, sivil toplum kuruluşlarının, hocalarımızın ve meslektaşlarımızın, ilaç endüstrisi de dâhil olmak üzere bu özel gününü tebrik ediyorum. Bu alanda bilimsel olarak yıllarını harcamış Rahmetli hocalarımızı da minnet ve saygılarımla anıyorum.

Mekânları cennet olsun.

Çalışmalarım sırasında hala benden desteklerini esirgemeyen hocalarımın ya da meslektaşlarımın da teşekkürlerimi kabul etmelerini temenni ediyorum.

Genel anlamda benim asla unutmadığım “Dünya Ruh Sağlığı Günü”nü tebrik etmem tamamıyla usul gereğidir. Dünya Ruh Sağlığı Federasyonu’nun bir projesi olarak doğan “Dünya Ruh Sağlığı Günü”, 1992 yılından bu yana Ekim ayının onuncu günü kutlanmaktadır.

Ancak bana göre bu özel gün, ruh sağlığı alanında özellikle de içinde bulunduğumuz şu dünyada çoktan çözümlenmesi gereken meselelerin bir türlü masaya yatırılamadığı ve diyelim ki yatırıldı, bir arpa boyu yol alınamayan bir gün. Yani içimi acıtan bir gün… Bu nedenle ruh sağlığı bozuk olan insanlara acil şifalar ve yakınlarına sabırlar diliyorum.

Sağlık dendiğinde çoğunlukla beden sağlığı anlaşılmaktadır. Oysa sağlık, ruh sağlığı ve beden sağlığının bütünüdür. Bugün dünya üzerinde yaklaşık 450 milyon kişinin ruhsal sorunları olduğu, 20 milyon insanın da ruhsal sorunlar nedeniyle yardım arayışı içinde olduğu bilinmektedir. Birinci basamak sağlık kuruluşlarına başvuran yaklaşık her dört kişiden birinin başvuru nedeni ruhsal sorunlar olup bunların çoğu yetersiz tedavi görmektedir.

Ruh sağlığı sorunu olanların en az bir yakını olduğu düşünülürse ruh sağlığı sorununun toplumun önemli bir kesimini, hatta tamamını doğrudan ilgilendirdiğini düşünmem abartılı değildir kanaatindeyim. Öte yandan söz konusu ağır ruhsal hastalıklar da günümüzde tedavi edilebilen hastalıklar kapsamındadır ve bu hastalığı olanların tedavi haklarını eksiksiz kullanmaları yönünden etkin bir toplumsal düzenlemeye gereksinim duyulmaktadır.

Dünya Sağlık Örgütü’nün geleceğe yönelik öngörülerine göre; 2021’de depresyon gelişmekte olan toplumlarda yeti yitimine yol açan hastalıkların başında olacak.

Örneğin Türkiye açısından meseleye bakarsak, 15–55 yaş arasındaki nüfusunda en yaygın hastalıklar içinde depresyonun ilk beşte yer aldığını görmekteyiz.

1. Enfeksiyon hastalıkları,  

2. Mide barsak sistemi hastalıkları,

3. Tansiyon yüksekliği,

4. Eklem hastalıkları,

5. Depresyon ve anksiyete bozuklukları.

Ruhsal sorunu olanların toplumdan dışlanmadığı bir tarihsel geçmişimiz olduğu halde, Batılı kurumların gelişmesi, kentleşmenin ve nüfusun artışı gibi nedenlerle günümüzde ruhsal sorunu olanların etiketlenmesi ve dışlanması da toplumsal boyutta ciddi sorunlara yol açmaktadır.

Etiketleme ve dışlama bir yandan ruh sağlığı sorunu olanların tedavi başvurusundan kaçınmasına yol açarken, bir diğer yandan da ruh sağlığı sorunlarının çözümüne ilişkin hiçbir geliştirme çalışması yapılmaması sonucunu doğurmaktadır.

Yeri gelmişken ve söz etiketlemeden açılmışken, belirteyim ki;

Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde çalıştığım yıllarda Başhekimlik görevi yapan Prof. Dr. Arif Verimli hocamızın hemen her gününü, nöbetini tutmayan meslektaşlarını ikaz etmekle, polikliniklerde saatlerce sıra bekleyen hastaları bekletenleri etik sınırlar içinde ve hiç usanmadan, öğle yemeğini dahi yemeden nasıl kontrol etmekle geçirdiğine çok şahit oldum.

Hastanenin girişinden itibaren her bir yanını parlement mavisi tabelalar üzerine beyaz renkli büyük punto yazılar ile “LÜTFEN HASTALARIMIZA DELİ, AKIL HASTASI, MANYAK VB. DEMEYİNİZ. ONLARI, AİLELERİNİ VE BİZİ ÜZMEKTEDİR. ÇÜNKÜ HASTALARIMIZIN HER BİRİ BİRER ÇİÇEKTİR!” yazdırdığımızı asla unutamam.  

Şimdi o tabelalar yerinde midir bilemem. Umarım yerindedir. Değilse de ben görmesem iyi olur. Ve yine bir anım var ki hayatım boyunca unutamam. Sayın Faik Akın’ın THY’nın basın danışmanı olduğu yıllarda makamına gidip tek bir ricam ile havaalanının VIP ve CIP salonlarına Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin tanıtım kitapçığının konulmasına izin vermesi…

Sevgili Hocam, Özcan Köknel ile yaptığımız ve Amerika’da ayakta alkışlanan orijinal adı “Historical Relations Between Medicine and Culture in Middle East and Asia Minor“ adlı belgeselimiz… İsmini açıklamak istemediğim, o dönemin Washington DC. deki Türk Büyükelçiliğimizdeki bir diplomat bu belgeseli Amerikalı psikiyatri uzmanları ile dev bir kongrede izlemiş ve beni aramıştı.

Benden bu belgeseli Türkiye’de Dışişleri Bakanlığımız ile paylaşmamı ve böylesine önemli bir bilimsel ve kültürel eserin dünya üzerindeki tüm Büyükelçiliklerimize gönderilmesini rica etmişti. Ne derece heyecanlanmıştım ki halen o elektronik postayı saklarım.

Derhal Dışişleri ile iletişim kurdum ve belgeselimi hiçbir karşılık beklemeden vermek istediğimi söyledim. Aman aman bir telefon, bir yazışma trafiği ki akıllara zarar. Çok heyecanlanmıştım, derhal gönderin falan filan denildi ancak sonrası gelmedi…

O dönemde çok üzülmüştüm. Şimdi şaşırmıyorum. Oysaki o belgesel dünyada çok sayıda rahatsızlığın teşhisinin Anadolu topraklarında gerçekleştirildiğini, inanılmaz ilginç anekdotların gerçek belgeleriyle anlatıldığı ve başarılarımızın nasıl da çöpe atarcasına umursamazdan gelindiğinin somut bir örneğidir.

Canları sağ olsun, ne yapalım ben kendi adıma müsterihim. Araştırma için Özcan Hocamın harcadığı uzun bir meslek hayatı, tek bir belgeyi bulmak için tabanlarım sızlayana dek gezdiğim sahaflar, prodüksiyon (yapım) aşamasında geçen uykusuz 178 saat.

Ve tabii ki Osmanlı nota sistemi, müzikle terapinin (sağaltımın) Osmanlı’da başladığı ve prodüksiyon aşamasında dönemlerin müziklerini bulmak için harcanılan emek ve inanılmaz profesyonel bir İngilizce dublaj için çok başarılı Replik Ses Ajansı’nın emekleri… Ne yapalım kısmet böyleymiş ben yılmadım ya… Sadece Batı ülkelerine yaptığım sık ziyaretlerde müzikle terapi kliniklerini gezerken içim halen yanıyor.

Tüm bu üzüntülerimi ve sitemlerimi zihnimde geriye ittikten sonra, sinema ve psikiyatrinin ortaya çıkış dönemleri neredeyse aynı olduğu için (1927’li yıllar) ve neden sinemada hekim rolünde çoğunlukla psikiyatristlerin seçildiği merakımı gidermek için “PSYCHOSCOPE” adlı 3 seriden oluşan “Sinema ve Psikiyatri”, “ Sinemada Psikiyatristler” ve “Sinemada Ruh Sağlığı Hastaları” adlı bir akademik belgesel çalışması yaptım.

Aynı dönemde ekonomik krizin bu denli hayatımızı alt üst etmediği yıllarda, ilaç endüstrisinin ruh sağlığı alanında çalışanlara kalem, saat vb. armağanları getirdiği yıllarda ben de psikiyatri tarihini anlatan aylık dev bir ajanda yaptım.

Hiçbir hocamız bu ajandayı kullanmadı çünkü gerçekten kütüphanelerinin en özel köşesinde saklanılası bir ajanda. Ben kendiminkini de hala saklıyorum…

Hemen ardından 2001 yılında, 3 gün çalışarak, vefatının hatırladığım kadarıyla 50. Yılında, Türkiye'de ilk modern ruh sağlığı hastanesini kuran Türk hekimi Ord. Prof. Dr. “Mazhar Osman Uzman (1884–1951)” belgeselini yaptım ve hastalarımız ile ağlayarak izledik. Tarihlerde yanılmam var ise hızlı yazdığım içindir çok özür dilerim.

Bu belgeseli o yıllarda ana haber spikeri iken, sadece okuma metnini gönderip 15 dakika sonra bana haber bültenine girmeden geri gönderen, tek bir okumada ve gönlünü sesinin ruhuna ekleyip seslendirmesindeki vurguları ile bile tüylerimizi ürperten kıymetli meslektaşım Sayın Utku Görkem Kırdemir’e bu yazım vesilesiyle sonsuz teşekkür ediyorum.

“10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü” vesilesiyle tüm dünyaya bedenen ve ruhen sağlıklı günler diliyorum. Sayın Sağlık Bakanımıza, Türkiye’deki Ruh Sağlığı alanındaki yasaların, düzenlemelerin hızlandırılması için gösterdiği özenli ve özverili çalışmaları için teşekkürü borç biliyorum.

Bir ricam var kabul olmayacağını bilsem de: Psikiyatri uzmanları danışanlarından (hasta tanımlamasından nefret ediyorum) lütfen ama lütfen biraz olsun daha az tedavi ücreti talep etseler olmaz mı.? Ya da ilaç endüstrisi o uzmanlara hediyeler yerine bilimsel kitaplar ya da hasta yakınları için ilgili hastanelerde faydalı üniteler kuramazlar mı.? Biz bunu başarmış idik.

Örneğin; Psikiyatrinin bulmaca hastalığı olarak kabul edilen şizofreni için Sayın Prof. Dr. Arif Verimli ile bir ilaç firmasının desteği ile “HAYAT ÜNİTESİ” adlı bir birim oluşturmuştuk. Bu birime gelen hasta yakınları hastalığın doğası ve semptomları (belirtileri) vb. konularda uzmanlardan bilgi alabiliyor ve hatta kendilerine de psikolojik destek çalışmaları uygulanıyordu.

Şimdi bu ünite yerinde mi bilmiyorum. Yada bu bilim alanındaki ilgili Dernekler tarafından geleneksel olarak düzenlenen sözde bilimsel ancak gerçekte tatil kongreleri, şıkıdık şıkıdık açılış seremonileri, gala - ön gösterim yemekleri ve bu yemekler için ödenen sanatçı ücretleri, ilaçlarını en çok reçeteleyen hocalar için harcanılan oda ekstraları yerine bu paraları ruh sağlığı alanında acil ihtiyaçlara aktaramazlar mı.?

Çünkü ben, halen bu alandaki kongrelerin bilimsel oturumları boş iken eğlence bölümlerinde nasıl oluyor da aniden tüm uzmanların en şık giysilerini giyip dans ettiklerini izliyorum da… Çünkü ben, o hastanenin bahçesinde geceler boyu yatan, evladının, annesinin, babasının ya da her kimsenin tedavisi için köyündeki son koyununu dahi satan milyonlarca hasta yakını gördüm de… Yâda “burada tedavi uzun sürer siz iyisi mi benim muayenehaneme gelin” diyen hekimleri… Utanıyorum da…

SON SÖZ:

Belgeselimin son bölümünde siyah ekrandaki akar yazı, Ord. Prof. Dr. “Mazhar Osman Uzman’ın oğlu Azmi Cülmut Uzman'a son sözleri idi:

"Oğlum, belki seni bir daha göremeyeceğim. Hayatta çok çalıştım, muvaffak oldum, mevki ve şöhrete nail oldum. Şu anda bunların aciz kıymetler olduğunu öğreniyorum. Hayatta ne olursan ol, parayı hakir gör, şöhretten iğren.

Fakat dik yürü, her zaman dik yürü Ve iyi bir insan ol.!"

Arif Hocam, size minnetim ömür boyu… Ve yol arkadaşıma… Üzüm tanem iyi ki varsın.! Hayatın üç tadımlık kadar kısa olduğunu bilsen dahi her zaman yanımda olduğun için… Sağlıcakla kalın.

Özler Aykan, 10 Ekim 2020, İstanbul 

 

@#ÖkkeşBölükbaşı ©#MedyaGünebakış

Ökkeş Bölükbaşı, İstanbul - Şubat.2021- okkesb61@gmail.com,

http://www.medyagunebakis.com/-okkesb@turkfreezone.com,

Diğer Haberler

  • ÜRETİCİYİ KAZIKLADILAR, KANDIRDILAR.!
  • ONAY ALAN COVİD AŞILARI VE ÖZELLİKLERİ:
  • TÜRKİYE'NİN BUĞDAY KARNESİ.!
  • RUHUNUZA & RUHUMUZA SAĞLIK…
  • ÇOCUKLARDA 4.YAŞ SENDROMU.?
  • Dr. ROBERTO PETRELLA & COVİD-19
  • ÖLÜLERE BİLE İLAÇ REÇETESİ YAZMIŞLAR
  • ÇELTİK ZARARLILARI İLE DOĞAL MÜCADELE
  • İSTANBUL’DA ZEHİRSİZ SOFRALAR BULUŞMASI
  • *SİLİKON VADİSİ* - TRAKYA PROJESİ NE OLDU.?
  • TrabzonSporKlübü

    Nasa

    Kentim_İstanbul

    Doga_İcin_Sanat

    ABD_USA

    Department_State

    TelerehberCom

    Google_Blog

    Kemencemin_Sesi

    Kafkas_Music

    Horon_Hause

    Vakıf_Ay

    Dogal Hayatı_Koruma

    Seffaflık_Dernegi

    Telerehber

    Sosyal_Medya

    E-Devlet

    Türkiye Cumhuriyeti

    BACK TO TOP