BURSA GÜNLÜĞÜ

Zamansız Bir Kaçış Mıydı Yaptığımız, Yoksa Zamanı Yok Saymak Mı.?

Paylaş:
  • Google'da Paylaş
  • Facebook'da Paylaş
  • Twitter'da Paylaş

BURSA GÜNLÜĞÜ 
Zamansız Bir Kaçış Mıydı Yaptığımız,

Yoksa Zamanı Yok Saymak Mı.? 


Ahmet Hamdi ile başlarsak, onun dili ile başlarsak z

amanı anlatmaya, nasıl başlamalı.? 


NE İÇİNDEYİM ZAMANIN 
Ne içindeyim zamanın, 
         Ne de büsbütün dışında; 
Yekpare, geniş bir anın 
         Parçalanmaz akışında. 
(…) 
(
Ne İçindeyim Zamanın – Ahmet Hamdi TANPINAR
“Hayat yaşamak içindir, beklemek için değil”, diye bize, bu topraklarda zamanın başka bir boyutundan söz eden bir ressamın bu sözü ile ne anlatmak istiyor. 
Ya da “beklemek”, ne demek? 
Tanpınar’ ın izinden giderek, bize bir nefis deneme bırakan, Arjantinli güzel insan Alberto MANGUEL’ in “beklemek” fiilinin Latin dillerindeki anlamının “ummak” olduğunu söylerken, aslında bizim, bu toprakların insanının hep bir bekleyiş, hep bir şeyleri “umma – ümit etme” içinde ömrümüzü geçirdiğimizi mi söylemek istiyordu. 
(Tanpınar’ın İzinde Beş Şehir – YKB – Alberto MANGUEL) 
Biz yine, yukarıdaki söze takılıyoruz, kendimizi bu sözden alamıyoruz. 
Tanpınar’ ın 29.08.1958 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanan “Bursa Yangını“ yazısından aktarıyoruz. 
(…) 
“Memleketimizde 12 yıl oturup bize hayran giden ressam Leopold LEVY bir gün bana şunları söylemişti: ”Siz fert olarak, cemiyet olarak sayısız meziyetleri bulunan bir milletsiniz. İçinizde biraz yaşayıp da sizi sevmemek imkansız. Yalnız bir acayip huyunuz var. Daima bir şey bekliyormuş gibi yaşıyorsunuz. Bir şey ki size her şeyi toptan düzeltmek, değiştirmek imkanı verecek ve o olana kadar siz biraz da hayatınızın dışında yaşıyorsunuz. İşte tek anlamadığım tarafınız budur. Hayat yaşamak içindir beklemek için değil.” 
(…) 


***//*** 
“Bursa’da ikinci bir zaman” var mıydı gerçekten, Tanpınar’ ın ifadesiyle. 
Bursa’yı Bursa yapan sadece ona adını veren Bitinyalı PRUSİAS mıydı.? 
Orhan Gazi tek erkek kardeşi Aluiddin ile taht kavgasına girmeden, tahtından bile feragat edecek kadar dünya işlerinden uzaklaşırken, gösterişsiz, tarih kayıtlarına bile geçmeyen, o dönemin koca Bursa Ovası gibi “dingin” bir hayatı tercih ederken bunu yapmaya onu hangi bekleyiş, hangi ümit, hangi yürek yangını itiyordu? 
Orhan Gazi’ ye böyle bir hayatı veren, kuşkusuz derin ve büyük bir aşktı. 
Tanpınar’ ın Bursa’ya olan aşkı gibi. 
Evliya Çelebi’ nin Bursa’ ya olan “ruhaniyetli” bakışı gibi. 
Orhan Gazi’ nin derin ve büyük aşkı, Nilüfer Hatun ise, o zaman Bursa’yı Bursa, İznik’ i İznik yapanın aslında birinci elden Nilüfer Hatun olduğunu söylemekte geç bile kalmış sayılırız. 
***//*** 
Bursa’ da ikinci bir zamanı değil belki de, “hiç geçmeyen” bir zamanın peşinden giden Nazım HİKMET “Bursa kalasından”, diye yazar Bursa Cezaevini. 
Orhan Gazi nasıl aşk ile dinginliğe ulaşmış, nasıl aşk ile Bursa’ ya Nilüfer Hatun’ un adını yazdırmışsa, Nazım da en güzel ve iki büyük destanını Bursa Cezaevi’ nde yaratmıştır: KUVAYI MİLLİYE – MEMLEKETİMDEN İNSAN MANZARALARI 
Nazım da üç büyük aşkı ile ulaşmıştır dinginliğe: PİRAYE - MÜNEVVER - VERA 
Bugün Organ Gazi’ nin adı Bursa’ dan çok uzağa, bir ilçeye taşınmışken, Nilüfer Hatun Bursa’ nın tam kalbinden akar hala. 
Ama yine de Nilüfer Hatun’ u bize en güzel Tanpınar anlatır, tarif eder. 
(…) 
Bu isimlerin içinde bir tanesi var ki, Bursa’ yı tek başına bütün bir bahar güzelliği ile doldurur. Bu beyaz zafer ve ganimet çiçeği Nilüfer’dir. 
(…) 
Ganimet Çiçeği tarifi tam da Tanpınar tarzı bir tariftir ve hüzün doludur Nilüfer Hatun söz konusu olunca. 


***//*** 
Bursa’ da Zaman, Çekirge’ de Venedik Saraylarını andıran mimarisi ile eşsiz 1.Murat Camisi miydi Pazar sabahının erken saatlerinde? 
Muradiye’ de saklı kalan neydi o sultan ve hanedan soyundan gelenlerin türbe ve mezarlarında? 
Birer birer son nefesleri kesilince şehzadelerin, en güzel türbeler yapılmış olsa da 
Muradiye, sabrın acı meyvesi 
olmaktan öte gidemiyor aslında Tanpınar’ ı bir daha ve bir daha okursanız “Bursa’da Zaman” şiirinden. 
***//*** 
Cem Sultan bilebilir miydi, zamanın onun için Bursa’ da başlayıp, tekrar Bursa’ da sonsuzluğa karışacağını? 
Yanından hiç ayrılmayan, öldüğünde onun, efendisi Cem Sultan’ ın türbedarlığına bile talip olabilecek kadar adanmış bir insanın adı neden “Piyale“ olur? 
Kim açıklayabilir bu adın arkasında ne sır, nasıl bir adanmışlık yattığını? 
Cam, demektir, şarap kadehi demektir “piyale”. 
Bir tarafından bakınca, diğer tarafını görürsün camın. 
İnsanın cam gibi kalbi olmalı. Hilesiz, açık seçik ve duru ve hep öyle kalmalı. 
Bir tarafından bakınca, diğer tarafı görülmeli, berrak olmalı. 
Adanmışlık ancak o zaman çıkar ortaya. 
“Billur Piyale” türküsünü anlatır Tanpınar aynı eserinde, Beş Şehir, Erzurum’ u anlatırken. 
***//*** 
Ama yine de hüzünlüdür Bursa, içten içe hüzünlenir. 
Zira gerçek saltanat Edirne’ ye ve sonra İstanbul’ a geçmiştir, kendisine ise sadece saltanatın “ölüleri” dönmektedir. 
Her gelen saltanat ölüsü, acı birer meyvedir Muradiye’ de yatmakta olan. 
Şehzadeler sabırla beklerler saltanatı, ama hepsinin sonunda yediği “acı meyvedir” ve o meyveler ağaçsız durular Muradiye’ de. 
***//*** 
Haksız da değildir Bursa bu içten içe hüzünlenmelerde, Tanpınar’ ın ağzından konuşurken ve Tanpınar bir şehre, Bursa’ ya bir ruh verirken ve o ruhu konuştururken. 
(…) 
İlk önce Edirne’nin kendine ortak olmasına, sonra İstanbul’un tercih edilmesine kim bilir ne kadar üzülmüş ve nasıl için için ağlamıştır! Her ölen padişahın ve Cem Vak’ a sı’ na kadar her öldürülen şehzadenin cenazesi şehre getirildikçe bu geçmiş zaman güzelinin kalbi şüphesiz bir kere daha burkuluyor. ”Benden uzak yaşıyorlar, ancak öldükleri zaman bana dönüyorlar. Bana bundan sonra sadece onların ölümlerine ağlamak düşüyor!” diyordu. Evet, Muradiye küçük türbeleriyle genişledikçe Bursa hangi vesilelerle ancak hatırlandığını anla. 
(…) 


***//*** 
Zaman, Bursa’ da Tophane’ de mi akıp geçer yoksa Osman Gazi ve Orhan Gazilerin yattıkları yerde? 
İlk şehir burada Uludağ’ ın, Olimpos’ un, Keşiş Dağı’ nın sularının katman katman yığdığı dev traverten kayalıkların üzerine inşa edilen surların arkasında hayat nasıl kuruldu? 
İlk kuranlar zamanı nasıl seyreyledi buradan bir ovaya, bir de dağın heybetine bakarken? 
Tam 12 yıl kuşatma altında, kalede kalan Bizanslılar, Doğu Romalılar için zaman nasıl geçti? 
Onlar için zamanın bir kıymeti, bir anlamı var mıydı? 
Ama bizi bir yıkım, bir felaket anına götüren o gün, artık zamanın ötesinde bir şeydi sanki ve bu kadar tesadüfler neden hep karşımıza çıkıyor bu yurt gezilerinde, diye sormadan edemiyoruz kendi kendimize. 
1855 yılının 1 Mart günü, yani kameri takvime göre Recep ayının on yedisinde Bursa’ da yer yerinden oynadı. 
Ardından gelen büyük yangın şehri yakıp kül etti. 
Keçecizade Fuat Efendi bu felaketlerin ardından kaybolan, ayakta duramayan Bursa’yı anlatırken sanki taziye yazar gibidir: “Osmanlı tarihinin dibacesi zayi oldu.” 
Dibacedir, Türkçesi ile bir “önsözdür” Bursa Osmanlı tarihi için. 
Depremin Recep ayının on yedisinde olması, bizim 08 Nisan, 2018 Pazar günü orada, Tophane’ de olmamızla nasıl bir zamansal bağ yaratıyor, anlamak kolay değil. 
Bizim de orada, Tophane’ de bulunduğumuz gün, kameri takvime göre, Recep ayının yirmi biri. 
***//*** 
Ulu Cami’ de mi saklıydı yoksa zaman? Türkiye’ nin en büyük ulu camisinde mi? 
O 1855 depreminde tam da minberin üzerine gelen kubbenin çökmemesi tesadüf müydü? 
Minberin üzerine gelen o kubbenin harcı mı farklıydı, yoksa o kubbeyi yapan ustanın düşüncesi dört yüz yıl sonrasının felaketini mi sezmişti son harcı da koyarken? 
***//*** 
Koza Han’ da zamanı ancak kendini öldürüp bir sanata dönüştüren, bir varlığa dönüştüren “ipek böceği” , bir tırtıl ile yakalayabilirdiniz. 
Öyle diyor Nazım “Yaşamaya Dair” şiirinde. 
Adını bile bilmediğin insanlar için öleceksin derken. 
(…) 
İnsanlar için ölebileceksin, 
Hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, 
(…) 
İpek böceği yüzünü bile görmediği insanlar için ne kadar da çok öldü, zamanı var mıydı bu ölümlerin? 
Bir zeytin ağacı dikeceksin, diyor ya şair aynı şiirinde yaşın yetmiş bile olsa. 
Belki de o zeytin ağacıydı ipek böceğini öldüren ve Koza Han’ ı sadece çay bahçesine çeviren keder. 
Zamanın peşinden ayrılıyoruz Koza Han’ dan. 







***//*** 
Zamanı “Setbaşı Köprüsü’ ne“ sorarsak, zamanı Setbaşı Köprüsü’ nün altından coşkun akan, Uludağ’ dan kopup gelen Gökdere’ ye sorarsak, dostlarımı bilemem ama, köprü bana hep genç bir ölümün yaldızlı çerçeve içinde siyah - beyaz fotoğrafına saklı Işıklar Askeri Lisesi ikinci sınıf öğrencisinin köprüden düşmekte olan bir çocuğu kurtarırken kendi hayatını feda etmesini hatırlatır. 
Irgandı Köprüsü kendinden başka üç köprüye, üç çarşılı köprüye, üzerinde çarşısı olan başka ülkelerdeki üç köprüye daha tanıklık eder, depremlerin doğal, ama işgal ordularının top ateşi ile yıkımlarından arta kalan zamanlarında. 
Alberto MANGUEL yine gelir girer aramıza, Tanpınar’ ın izinden giderken. 
Bize Bursa’ yı anlatırken, Irgandı Köprüsü’ nde kulağına değil, kalbine değen bir sesten söz eder. 
Köprüde, çarşıda, bir yanda ufak bir tartı aleti ile insanları tartarak rızk peşindeki birisinden söz ederken, köprü üzerindeki küçük dükkanların birinden gelen ve kulağına çalan “ney” sesi ile zamanın belki de “makamı, usulü, aksanı” olan sonsuz bir ses dizimi olduğunu anlamaya çalışır. 
Biz bu düşüncelerini okumasak Alberto MANGUEL’ in ve o nasıl Tanpınar’ ın izinden gidiyorsa, biz de onun peşinden gitmemiş olsak Bursa’ da ve Irgandı Köprüsü’ ndeki o küçük dükkandan gelen ney sesini aramasak, neyzen ve ney üstadı İbrahim Bey bizi sebepsiz davet edemezdi. 
Sebep kimdi? 


Tanpınar mı, Alberto MANGUEL mi? 
Zaman mıydı sebep, bizim orada bulunma zamanımız, an’ımız? 
İbrahim Bey bize neyini üflemese, nefesini vermese neye, o ses sadece Alberto MANGUEL’ in anılarında kalacaktı belki de. 
Dokuz boğumludur, diyor Neyzen İbrahim Bey, “bütün neyler dokuz boğumlu olmak zorundadır.” 
Ne tuhaf. 
İnsanın dili de dokuz boğumludur, derler. 
“Konuşurken tartarak konuş, lafını dokuz boğumdan geçirerek söyle derler” , kırıcı ve kıyıcı konuşanla için. 
Üflenen bir nefes, neyin içindeki o dokuz boğumu dolaşmadan, gelip tekrar üflenen yerden, ağızdan çıkamıyor, sese dönüşemiyor. 
İnsan da konuşurken, ses tellerini titreştirmeden ses çıkaramıyor. 
Konuyu Nihat Hocam anlatsaydı keşke bize, dilin nasıl dokuz boğumlu olduğunu, yani insan gırtlağının, ses çıkarma çabamızın nasıl zor olduğunu. 
Biz ses tellerimizi titretiyoruz, ses çıkarıyoruz. 
Ya bir ömür bizim gönül telimizi titretenler? 
***//*** 
(Yarın ikinci ve son bölüm)




Yazan: Recep Babayiğit 

 

@#ÖkkeşBölükbaşı ©#MedyaGünebakış

Ökkeş Bölükbaşı, İstanbul –Ağustos.2018- okkesb61@gmail.com,

http://www.medyagunebakis.com/ - okkesb@turkfreezone.com,

Metni

Diğer Haberler

  • TÜRKİYE'NİN GURURU ANKAPARK SOYGUNU
  • İBB İŞİNİ DÜRÜSTÇE YAPMAYA DEVAM EDECEKMİŞ.!
  • ERGENEMİZİ GERİ İSTİYORUZ.!
  • 2022 KARTEPE ZİRVESİ BAŞLADI
  • İSTANBUL DEVLET ORMANINDA AĞAÇ KIYIMI
  • BİZİM CİĞERLERİMİZ YANARKEN
  • TERMİK SANTRAL HALA FİLTRESİZ ÇALIŞIYOR.!
  • ELHAMDÜLİLLAH TIR PARKI YAPIYORUZ
  • BEKLENEN MARMARA DENİZİ DEPREMİ.!
  • ESKİŞEHİR’DE AĞAÇ KATLİAMI İÇİN ONAY VERİLDİ
  • TrabzonSporKlübü

    Nasa

    Kentim_İstanbul

    Doga_İcin_Sanat

    ABD_USA

    Department_State

    TelerehberCom

    Google_Blog

    Kemencemin_Sesi

    Kafkas_Music

    Horon_Hause

    Vakıf_Ay

    Dogal Hayatı_Koruma

    Seffaflık_Dernegi

    Telerehber

    Sosyal_Medya

    E-Devlet

    Türkiye Cumhuriyeti

    BACK TO TOP